Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezinde düzenlenen, Mustafa Akar’ın sunduğu Şiir Meclisi söyleşi programı mart ayı oturumunda ilk kitaplarını çıkarmış olan iki genç şairi konuk etti. Raşit Ulaş ve Orhan Özekinci’nin konuk olduğu programda, genç şairlerin şiirle olan münasebetlerinin geçmişi ve bugünü paralelinde Türk şiirinin kadim hikâyesi ve geleceğe doğru uzanan yolculuğuna dair mülâhazalar edildi. Aynı zamanda şiir ve sanat dergisi etiketiyle yayın hayatına başlamış olan Budak dergisini çıkaran iki isim, derginin Türk şiir ve sanatına dair perspektifi ve amacının ne olduğuna dair açıklamalarda bulundu.

Söyleşinin başlangıcında, mütedeyyin ve muhafazakâr çevrelerde şiir derdinin geçmişten bugüne her zaman diri olduğunu ifade eden Mustafa Akar, bu derdi var eden en önemli sebeplerden birinin dergiler olduğunu; edebiyat dergilerinin ise ekseriyetle hiçbir yere bağlı olmadan, kendi imkânları ile yaşamaya devam eden oluşumlar olduğunu ifade etti. Akar, bununla beraber şairlik sıfatını ise şu sözlerle tarif etti:



“İlk kitabını neşretmiş ve ilk kitabını neşrettikten sonra edebi kamuda yer bulabilmiş, eski tabirle, şairler loncasında kendisine bir sandalye verilmiş herkes şairdir.”



“İLK ŞİİRİM, OKULUN YEŞİL ÇUHA PANOSUNDA YAYINLANDI”

Şair Orhan Özekinci, ilkokul yıllarında yaşadığı bir hadise ile şiire nasıl başladığını dinleyicileriyle paylaştı:



“İlkokulda Gülcan diye bir kız vardı. Ben ona âşıktım. Artık bunun adını ben aşk olarak telaffuz ediyorum. Gülcan da Oğuzhan isminde başka bir çocuğu sevmişti. Ben de bunu bir şekilde ifade etmem gerek diye düşündüm. Okulun koridorunda çuha bir pano olur. Bilir misiniz, şu an var mı bilmiyorum. Oraya ilk şiirimi neşretmiştim. İlk şiirim okulun yeşil çuha panosunda yayınlandı. Son iki mısrasını hatırlıyorum, ‘Seni sevmiyorum, çünkü sen Oğuzhan’ın sevgilisisin’ diyordu.”



“İŞTE BU DA ŞAİR”

Daha sonraki yıllarda şairliğine tesiri olan başka bir anısını ise şu sözlerle ifade etti:


“Nişantaşı Nuri Akın Lisesinde okudum. Bir tane şair geçiyor diyorlar. Hayatımda tanıdığım ilk şair oydu. Kasketiyle… Kaldırımdan bir şair geçiyor. O dönemdeki lise öğretmenim Hüseyin Akın, biraz da o tanıtmıştı. Ben de matematik defterinin boş bir yaprağına şiir yazıp, tam onu on geçe gibi geçerdi, bizim de teneffüsümüze denk geliyor, o şairin karşısına çıkıyordum. Şiirlere baktı, yani muhtemelen bakmadı ama şöyle bir okur gibi yaptı. Hatta o sırada yine başka bir İstanbul beyefendisi vardı Nişantaşı’nda, karşılaştılar. Beni sordu, kim gibilerinden. ‘İşte bu da şair’ dedi. Bu benim hayatımın ilk Nobel ödülüydü. O bahsettiğim şair de Attila İlhan oluyor.”


Orhan Özekinci, lise çağlarında, şairlik hayatını büyük ölçüde etkileyecek olan İbrahim Tenekeci ile tanışması sonrasında yaşadıklarını ise şu şekilde anlattı:



“İbrahim Tenekeci’yle okulumuzdaki bir program vesilesiyle tanıştıktan sonra kendisini araştırırken, ‘Korkardım küçükken, serçe parmağım uçacak diye elimden’ diye bir dizeyle karşılaştım. Açıkçası o döneme kadar ben şiirin tanımlamasını çok yapamıyordum kafamda. Abdurrahim Karakoç’tan Beşinci Mevsim’i okuyordum, Attila İlhan’ı okuyordum, Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı…Kafamda beni bana anlatacak tam bir şiir tanımı yoktu. Ta ki İbrahim Abi’nin o şiirini okuyana kadar…”



“BULUTLAR NASIL ADAM ÖLDÜRÜR?”

Şair Raşit Ulaş ise şiire nasıl başladığını şu sözlerle ifade etti:



“Ben Orhan gibi Gülcan’a yazmadım ama 1996 yılında Galatasaray’a yazmıştım ilk şiirimi, ilk hatırladığım şey o şiir namına. O zaman Popescu vardı, Flipescu vardı, Hagi yeni gelmişti, tam Galatasaray’ın efsane döneminin başlayacağı ilk yıldı. Öyle bir şeyler karalamıştım. Babamın kitaplığında epey kitap mevcuttu. Demek ki öyle denk geliyor, benim o yaşta yani ilkokul çağımda, elimin uzanabileceği yerlerde şiir kitapları dizilmişti. Ben de rastgele karıştırdım, Nazım Hikmet, Can Yücel, Ahmet Arif, Enver Gökçe gibi ölüm grubu şairler vardı. Sık sık onların şiirlerini okudum. Tabi o çağda ne anlıyorsun, çok bir şey anlamıyorsun belki ama en azından aklımda, Nazım’ın Bulutlar Adam Öldürmesin şiir, o çağdan aklımda kalmıştı benim. O bana çok garip gelmişti. Bulutlar nasıl adam öldürür? ‘Çocuklara kıymayın efendiler, bulutlar adam öldürmesin’ yazıyordu. Bulutların adam öldürme fikri on, on bir yaşında bir çocuk için, biraz düşündüğümüzde uçuk, enteresan, biraz da ürkütücü bir şey. O şekilde şiire olan ilgim başladı.”


İlk şiirinin nasıl yayınlandığını ve bunu nasıl öğrendiğini ise şu sözlerle anlattı:



“İlk şiirimin yayınlandığını öğreniyor olmam çok enteresandı. Ben şiirleri gönderiyordum ama doğal olarak hiçbir dergiden yayınlanacak veya yayınlanmayacak diye geri dönüş yapılmıyordu. Çünkü dergilere çok şiir geliyor, büyük dergiler de olduğu için, hepsine tek tek dönemiyorlar. Bir gün İstanbul’a geldim, yıl 2012. Arkadaş dedi ki, ‘Şurada Yedi İklim’in kütüphanesi var, ben de Üsküdar’dayım. Gidelim kütüphaneye bir bakalım kim var kim yok. Ali Haydar Hoca vardır belki, sohbet ederiz’. Gittik bakıyoruz, bir sürü dergiler var, eski dergiler, eski sayılar. Bir dergi aldım, kimler var diye bakıyorum, bir baktım adım yazıyor. Yani adım yazıyor ve ben oraya şiir gönderdiğimi unutmuşum tamamen. Tarihe baktım, bir sene öncesi, 2011. Şiir yollamışım, bir sene olmuş yayınlanalı, ben farkında değilim. İlk şiirlerim o dönem Yedi İklim’de yayınlandı. Bir sene kadar Yedi İklim’de yayınlandıktan sonra İtibar’da yayınlanmaya başladı. Yaklaşık dört sene İtibar’da şiirlerim yayınlandı. Bu güne geldik.”



“BİR HİKÂYE VAR, BUNU ANLATACAĞIM”

Orhan Özekinci, şiirin diğer türlerle olan farkını yorumlarken şu ifadeleri kullandı:



“Bir şey yazarsınız, bunun adına şiir diyebilirsiniz. Bunun gerçek şiir, sahih şiir, iyi şiir olup olmamasının, en azından görüntü olarak ayırt edilebilir bir tarafı yok. Ama roman dediğimiz şey biraz daha zaman gerektiren, emek gerektiren, kurgu gerektiren, okuma gerektiren bir şey. Öykü dediğimiz daha böyle damıtılmış, çok sağlam bir kurgu gerektiren bir şey. Resim zaten büyük kısmı Allah vergisi bir sanat. Şiir o dönemde bizim en kolay yapabileceğimiz, bir Anadolu çocuğu olarak, en kısa yoldan kendimizi ifade etme biçimiydi. İbrahim Abi’yle tanışana kadar muhtemelen bin tane şiirim vardı. Şu an evde duruyor onlar. İbrahim Abi’yle konuştuktan sonra 21 tane yazabildim.”


Şairliğinin yanı sıra romana doğru da bir yönelim yaşayan ve bir roman üzerinde çalışan Özekinci, bu yeni türe nasıl başladığını, nasıl hazırlandığını şu şekilde ifade etti:



“Roman çalışmam oldu. Biz bir yıldır çalışıyorduk, sağ olsun, editörlüğünü de yine Kaan Murat ve Raşit Ulaş yapıyor. Herhalde dosyayı teslim ettik, edeceğiz. Tabi romanın benim için keyifli bir tarafı oldu. Hem daha yorucu, çok çaba ve çalışma gerektiren; daha farklı alanlarla münasebet kurmamı gerektiren. Mesela roman yazarken üç tane hâkim, dört beş doktorla görüştüm. Bir tane polisle görüşmem gerekti, olayın teknik kısımlarına vakıf olabilmek için. Bir senelik süreç içinde yaklaşık iki yüze yakın ve son iki ayda yaklaşık elli altmış tane roman okudum, roman tekniği üzerine okudum, kelimeleri çıkarttım, cümle tekniklerini bulmaya çalıştım. Bu arada kendimi başka alanlarda da beslemeye çalıştım. Bu zamana kadar 120 milyar insan bu dünyadan gelip geçmiş, herkesin bir hikâyesi var, herkes bir hikayenin bir kısmına eklemlenmiş; herkes bir hikayenin bir tarafında durmuş. Ben sadece anlatmaya karar verdim. Bir hikâye var, bunu anlatacağım, bunun başlangıcı şiir oldu. Sonrasında bunun yanında ekstradan roman da oldu.”



MODERNİZMİN DÖNÜŞTÜREMEDİĞİ SANAT: ŞİİR

Mustafa Akar, yine şiirin diğer edebiyat ve sanat türleri ile arasındaki farkları hakkında düşüncelerini açıklarken, modernizmin şiiri dönüştüremediğini vurgulayarak şunları söyledi:



“Şiir teknolojinin ve modern dünyanın tek dönüştüremediği sanat dalı olarak kaldı. Romanın bir tarafı sinemaya, dizi sektörüne evrildi, o sektör için çok kullanışlı bir malzeme oldu. Resim görsellik için kullanışlı bir malzeme oldu, fotoğraf diye ayrı bir alan çıktı. Görsel ve edebi sanatların neredeyse hepsi modernlik tarafından dönüştürüldü. Şiir ise, o da dönüştürülmeye çalışıldı modern kültür tarafından, fakat şiirin yapısı gereği ve her şeyden önce ne kadar deneysel atılımlar olsa da şiir sözle alâkalı bir şey olduğu için, modernlik tarafından kolay kolay dönüştürülemedi. Bir sinema filmi, romandan hikâyeden faydalanabilir ama şiirden, şiir olduğu için faydalanabilir. Onu şiir olarak göstererek faydalanabilir. Ondan bir unsur olarak faydalanamaz.”



“VARLIĞIMIZIN DEVAM ETMESİ ŞİİRLE MÜMKÜN OLDU”

Raşit Ulaş, neden şiir yazmak hususunda “ısrar ettiğini”, şiirin milletimiz için sahip olduğu özel konumu ile bağdaştırarak şu şekilde ifade etti:



“Şiirin bizim için, Türkler için ayrı bir yeri var. Çünkü söylenegelen bir şey. Bildiğimiz ilk şair, elimizde iki yazılı şiiri olan ilk Türk şairi, Aprunçur Tegin. Onun elimizde olan şiirlerinden birisi, münâcat tarzında. İşte, ‘Ulu tanrım, görklü tanrım, güzel tanrım, bana iyilik ver, bilgelik ver, güzellik ver’ tarzında şeyler yazıyor. Oradan bu zamana kadar, yani tarih öncesi çağdan bu yıllara gelene kadar gelen süreçte, bunun içine Asr-ı Saadet’i de dâhil edebiliriz, Hasan Bin Sabit’i, Abdullah bin Revaha’yı, Kab bin Mâlik’i, Peygamber şairlerini de dâhil edebiliriz. Varlığımızın devam etmesi şiirle mümkün oldu.



Biraz daha yaklaştığımızda Hoca Ahmet Yesevi ile başlayan ve sonunda Anadolu’ya gelerek Yunus Emre’lerin, Hacı Bayram’ların, Hacı Bektaş’ların, Karacaoğlan’ların, Köroğlu’ların, Gevheri’nin, bitmeyecek bir deryayı oluşturan bir dünya olduğunu gördüm ve hepsinin de yapmış olduğu şey şuydu. Üç kategoriye ayırıyorum aslında Anadolu coğrafyasındaki şiiri. Yunus, Karacaoğlan ve Köroğlu. Yunus, Karacaoğlan ve Köroğlu, bir insanın insanlığını tamamlayan üç şeyi temsil ediyor. Yunus imanı, Karacaoğlan sevdayı, Köroğlu da kavgayı temsil ediyor. Bu üçü birleştiği zaman, aslında bizim genelde insanlık, özelde de Türkler’in ne yapmaya, ne söylemeye çalıştığı, bu coğrafyada nasıl bulunduğunu bize bu üç şair söylüyor. Ben de hülasa edeyim, Aprunçur Tigin’le başlayan, Hasan bin Sabit’le devam eden, Hoca Ahmet Yesevî ile ilerleyen bu sürecin, bu üçünde tekamüle erdiğini gördüm. Ve buradan yürümeyi düşündüm, bunda ısrar etmenin bu milleti var kılacağını düşündüm.”



“BUGÜN AYIN ALTISI VE MAAŞIM BİTTİ”

İsmet Özel’in “Ben Türk şiirini ileri götürmedim, geri götürdüm, Yunus’a götürdüm” sözünü hatırlatan Raşit Ulaş, geleneksel şiir formumuz ile güncel dilimizin nasıl bir ilişki kurabileceğine dair görüşlerini şu sözlerle ifade etti:



“Şair çağından sorumlu. Bizim öğrendiğimiz ya da bildiğimiz bu. Ben bugün 4+4 semâi vezniyle Yunus Emre’nin söylediği şeyleri söylesem, bir mânâsı olmayacak bu söylediğimin. Çünkü zaten onlar en güzel şekliyle söylendi. Veya 6+5 koşmayla Karacaoğlan’ın yazdığı gibi ‘Çeşme başında bir güzel gördüm’ gibi bir şey yazsam, yalan olacak. Görmedim çünkü veya öyle bir dünyada değiliz. 300-400 yıl öncenin hece vezni, genel hece vezni koşma ise on birli, sema ise sekizli. Dil, ona müsait o zaman. Çünkü konuştuğumuz kelimeler sınırlı, dilimizin kelime sayısı sınırlı, maruz kaldığımız imajlar sınırlı. Dünyamız sınırlı. Yani çok rahat bir şekilde, bir mısrayı on bir heceyle ifade edebiliyoruz. Bugün aruzla uğraşılsa yazılır ama aruzun bugün bize söyleyeceği bir şey olmayacak, çünkü günümüz Türkçesi müsait değil. Vezinsiz olan kısımda ise şairin nazarında yoğunlaşması gereken nokta , düşünüş şekli.

‘Düşük Çözünürlüklü Bir Fotoğrafın Şiiri’ diye bir şiir yazdım altı yedi ay önce. Karacaoğlan dedim, 2019’da yaşasaydı, ne dertleri oldu? 1600-1700’lerde yaşadı, şu dertleri vardı. 2018’de yaşasa ne derdi olurdu? Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm diye şiir yazmış Karacaoğlan. Dedim ki bu adamın başka bir derdi yok. Zaten bütün şiirlerinin hülâsasını ettiğinizde, bu mısra çıkıyor. ‘Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm’, Karacaoğlan bundan ibaret. Buradan hareketle yazdım. ‘Bugün ayın altısı ve maaşım bitti’ diye, bir mısra ile girdim. Dedim ki, Karacaoğlan da bugün yaşasaydı, muhtemelen yine geçim sıkıntısı çekerdi, yine ayrılık çekerdi, evli olsaydı karısına istediğini alamazdı, çocuğu varsa eğer, çocuğuna tam istediği hayatı sunamazdı, o da gariban bir hayat yaşardı bugün burada dedim.”



BİR ŞİİR VE SANAT DERGİSİ: BUDAK

Raşit Ulaş, Orhan Özekinci ile beraber yayın yönetmenliğini yaptığı ve henüz ilk sayısıyla edebiyat okuruyla buluşan dergileri Budak hakkında ise şunları söyledi:



“Budak’ta şöyle bir şey planladık. Bugünün dergi ve edebiyat camiasında görmüş olduğumuz en büyü sorun, poetik tartışma eksikliği, edebi tartışma eksikliği, şiir ve şair adına söylenecek sözlerin eksikliğiydi. Evet, bir sürü ürün yayınlanıyor; hikâye, şiir, deneme, fotoğraf yayınlanıyor fakat doğru düzgün poetik metnin yayınlandığı birkaç yer var, onlar da sınırlı şeyler. Budak’ı çıkartma düşüncemizde ana eksen buydu, poetikanın ana unsuru olarak yer alması. Bununla beraber şiir ve sanat dergisi dedik. Diğer sanat dallarına da Budak’ın içinde yer vermeyi düşündük. Mesela İbrahimGökhan, Macar klasik müzik sanatçısı Bela Bartok’un Allegro Barbaro isimli eserinin çıkış hikâyesi üzerine yazdı. Nuri Bilge’nin filmi üzerine Fransa’dan bir makâle tercüme ettirdik, gibi birçok sanat dalına ait ama ana eksen, omurgasını şiir oluşturuyor. Bunun çıkış noktası da söylediğim gibi günümüz edebiyat camiasındaki poetik durgunluğu; şairin ve şiirin vazifesinin yapması gerektiği şeyin bugün ne hâlde olduğunun, yarın ne olabileceğinin, olmazsa Türkiye’nin ne halde olabileceğini biraz daha gündeme getirip, oluşturmaya çalıştık.”


Şiir Meclisi Sunan "Mustafa AKAR" Konuklar "Raşit ULAŞ, Orhan ÖZEKİNCİ"

ŞUBAT