Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezinde düzenlenen, kültür sanat gazetecisi Bedir Acar’ın sunduğu “Sanatın Ustaları Konuşuyor” söyleşi programı, mart ayında, halkımızın yakından tanıdığı ve sevdiği, rol aldığı kült yapımlarda unutulmaz karakterlere imza atmış bir oyuncuyu, Ahmet Yenilmez’i ağırladı. Ünlü oyuncu kendi geçmişi paralelinde ülkemizin yakın geçmişine, bu süreçte Türk sanatının yürüyüşüne, bugünkü ahvâline, kendi perspektifinde kurduğu neden sonuç ilişkisi ile yaklaşarak dinleyicileriyle farklı ve samimi bir sohbet gerçekleştirdi.

Bedir Acar’ın, “Ahmet Yenilmez çok yönlü bir sanatçı. Ona sadece tiyatrocu demek ya da oyuncu demek yetmez. O aynı zamanda bizim fikirlerinden yararlandığımız bir büyüğümüzdür, fakat onu elbette sanatı vasıtasıyla tanıdığımız için oyuncu ve yönetmen olarak lanse ediyoruz. Fakat kendisi bundan çok daha fazlasıdır. Ahmet Yenilmez, sanat adına yerli ve milli düşüncenin Türkiye'deki önemli temsilcilerinden biridir.” sözleriyle takdim ettiği sanatçı konuşmasının başlangıcında sohbet kültürünün medeniyetimizdeki yerine işaret ederek şunları ifade etti:

“Yaşadığımız süreçte muzdarip olduğumuz konuların ama sebebini, bu ülkede bir Küllük Kıraathanesi, bir Marmara Kıraathanesi’nin kalmamış olmasına bağlıyorum. Sohbet bizim medeniyetimizin dilidir. Ve bizim nesil de, söze dair, fikre dair, derde dair ne biliyorsa, bizim de son kırıntılarından olduğumuz sohbet geleneğine borçludur. Bu geleneğe ısrarla devam ediyor olmak, gerçekten bir yerel yönetim için bu günlerde bir erdem olarak addediliyor. Tabi hızlı yaşıyor, tüketiyor, hızla tükeniyoruz. Hızın olduğu yerde aşınma olur. İnsan, eşref-i mahlûkat, sadece cismani aşınmasının ötesinde birçok yönüyle aşınıyor. Bizim nesil biraz daha yavaştı. Yavaş insan demleniyor. Yani dem hâliyle, hızın verdiği aşınma aynı şey değil. Dem hâli derdi doğuruyor. Hız da telaşı, telaşın yorgunluğunu. Bu dem hâlinde, hele içinde bulunduğu çaydanlık çok dertli insanlardan müteşekkil ise dert sahibi oluyorsun. Belki de dert sahibi insanların içerisinde olmamız hasebiyle onların derdinde buluştuk.”

“BU ÜLKE BİZE KONU SIKINTISI ÇEKTİRMEDİ”

Ahmet Yenilmez tiyatroya nasıl başladığını, tiyatroya başladığı dönemde ülkenin içinde bulunduğu siyasi atmosferle birlikte değerlendirerek şu sözlerle ifade etti:

“O dönem özellikle ödenekli sanat kurumları da hep ideolojik yapılardı, benim de amcam solun önde gelen isimlerinden biriydi, dediler sen dikkat çekmezsin, sen barınırsın orada, böylelikle ağabeylerimiz tarafından yönlendirilerek Ordu Karadeniz Belediye Tiyatrosu Deneme Sahnesine başladım, okuldu bir nevi. Tabi bulaştı bir kere mikrop, bulaşınca da tek bir derdim oldu; Ordu’nun dışına çıkmak ve tiyatro yapmak. Üniversite tercihimi de buna göre yaptım. Hatta bölümümü kazandığımda bu bölüm nedir diye sordum, herkes çok iyi okul dedi. Ne oluyor buradan çıkan, muhasebeci oluyor. O zamanlar popüler meslek. İyi güzel de, yanlış ili seçmişim, İzmir. İzmir’de bu fuar geleneğinden dolayı devlet tiyatrosu bile beşinci altıncı hafta boş salona oynar. Tabi orada yine derdimize devam ettik, konu sıkıntısı çekmedik. Elhamdülillah, bu ülke bize konu sıkıntısı çektirmedi. 12 Eylül vardı, Mamak’ta çok insanlık dışı işkenceler vardı, bunları duyardık. Buca da Cuma namazına gittim bir gün, Muradiye cami. Namaz çıkışı hoca bana dur dedi, bıyıklarım da çengel ya. Durdum. Sen ülkücü müsün? İmam soruyor. Sene 83 ya da 84. Dedim öyleyim. Bekle dedi bekledim, imam odasına götürdü. ‘Ben sizin arkadaşlarınızın idamında bulundum’ Nasıl yani dedim. ‘Halil Esendağ ve Selçuk Duracık’ın idamlarında ben bulundum’ dedi. Halil’in babasını bizim evde misafir etmiştik. Haber gitmiş, oğlunuz bu gece sabaha karşı idam edilecek, malzemelerini alın diye. İzmir’e gelmiş Manisa’dan, oysa idam ertelenmiş, bugün değil yarın olacak diye, ben ağırladım o gece. Tuhaf oldum tabi. Çünkü bir cinayetti, mahkeme bitmemişti, daha sonra o dosya bozuldu. Beni çok etkiledi. Yine Erdal Eren de beni çok etkiledi. Sokakta insan gibi dolaşmayı zul saydım. Bir şey yapmalıydım. Remzi Özçelik’in ‘Bekleyenler’ isimli bir piyesi vardır, onu sahneye koyduk, tabi olaylar patladı, 9 Eylül Üniversitesi karıştı. Bizim afişimiz vardı, ocak zamanında kullandığımız, kalpaklı bir adam, elleri zincirli. Bizim afişleri yırttılar, oyuncuları dövdüler. O oyunun çıkışında gecenin saat bir buçuğunda İzmir’de 15 bin kişi miting yaptı. Salon 170 kişilik, hani oynasınlar da defolsunlar diye bize uyduruk bir salon verildi. İnsanlar oyun bitene kadar kapıda bekliyor. Biz kostümlerimizle konak meydanında gecenin saat birinde 15 bin kişiyle miting yaptık.”

Ahmet Yenilmez, tiyatrodaki ve genel olarak sanattaki duruşunu, hedefini ise, “Mehmet Akif’e sormuşlar, ‘Üstad, sen baytar mısın, sporcu musun, şair misin, sanatçı mısın?’ Demiş ki, ‘Benim insanımın karnı aç, baldırı çıplak. Nerede nasıl bir ortam bulursam sesimin duyulacağına inanırsam avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Sen ne sayıyorsan ben oyum.’ Hayat bizi öyle bir noktaya taşıdı. Ben de bunu tiyatroyla daha iyi yapacağıma inandım. Eksiklerim vardır, mesleğin normlarına uymayacak mecburiyetlerimizin sınırladığı imkânlar vardır, belki dekorumuz dekor değildir, konuşmalarımız tam mesleki konuşma değildir, sahne mizansenimiz farklıdır belki ama bizim bir derdimiz var. Oyunumuz var dediğimizde gelip seyredenler oluyor, ortak bir nokta buluyoruz. Bu devam edene kadar devam edeceğim dedim, devam da ediyoruz.” şeklinde anlattı.



“YERLİ VE MİLLÎ OLANIN ASIL PROBLEMİ KENDİ MAHALLESİDİR”

Tiyatro özelinde sanatın bugün ülkemizdeki kurumsallaşma hikâyesine ve muhafazakâr kesimin bugün içinde bulunduğu sanata karşı kayıtsızlık hâline dâir samimi yorum ve eleştirilerde bulunan Ahmet Yenilmez, “Bu ülkede sanat adına, özellikle tiyatro adına ben ekmek yiyebiliyorsam, bu ülkenin tiyatrosu varsa, ağır bedeller ödemiş sosyalist ve komünist, bizden önceki nesillerin ödediği bedeller sayesinde vardır. Yerli ve millî olanın asıl problemi karşı mahalle değil. Asıl problemi kendi mahallesidir. Sanat ya devlet ya da kapital himayesinde büyür. Bizim zenginimiz bile hâlâ bir müzik albümünü nasıl kopyalarım, nasıl internetten bedava dinlerim diye onun peşindeyse, bizim zenginimiz hâlâ tiyatro oyununa verdiği parayı direk vergiden düşmesine rağmen buna imtina ediyorsa ve biz hâlâ bir dönem Rönesans Avrupasının ve İstanbul fethinin öncesinde kilisede melekler dişi miydi erkek miydi tartışmasına denk meselelerin peşinde koşuyorsak, bizim asıl problemimiz kendimiz. Şunu da göz ardı etmiyorum. Bu sanat denilen hadise eğer bu şekilde yapılıyorsa biraz şehirlilik istiyor. Evet, sanat bu millî ve yerli olan kesimle bir problem yaşadı, evet ama şu hızlı akışa da bu kadar kayıtsız mı kalmalıydık? Bunun bedeli çok ağır oldu. Şunu söyleyeyim, hani Akif diyor ya, “İnmemiştir Kuran şunu hakkıyla bilin, Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için”. Her evde Safahat vardır. Ama Safahat da aynı kaderi yaşamıştır, en az okunun kitaptır. O yüzden bu bir süreç mi, yoksa bizim yerli ve millî, özellikle İslamî diye tabir edilen noktada, bizim tarla hep birileri tarafından sürülüyor da biz mi farkında değiliz bilmiyorum.” ifadelerini kullandı.



12 EYLÜL, RENKLİ TELEVİZYON VE 1. DÜNYA SAVAŞININ GELDİĞİ MERHALE

Modernleşmenin son noktasında yaşadığımız toplumsal aşınma ve yozlaşmanın milâdının 12 Eylül darbesi olduğunu değerlendiren Yenilmez, darbe ve kültürel çöküş paralelinde kurduğu perspektifini şu şekilde ifade etti: “Mesela en meşhur sosyalist Yılmaz Güney. Hiçbir yılmaz Güney filmini evinizde seyrederken tedirgin olmazsınız. Sizi, çocuklarınızı, aile ortamını, ahlâka mugayir bir biçimde rahatsız edecek bir şey yoktur, söyleminde de yoktur. 12 Eylül olduğu hafta Gırgır Dergisi bayi satışı 200 küsur bin. Türkiye’nin nüfusu henüz 40-50 milyon. Tan gazetesinin esâmesi bile okunmuyor. Nasıl oluyor da bir ülkede 3 ay sonra Gırgır 2 bine düşüyor da, Tan gazetesi 1 milyona çıkıyor. Dünyada hiç eşi benzeri olmayacak şekilde bu ülkede günlük gazeteler renkli televizyon dağıttı. Ki renkli televizyon alabilmek, bırakın renkli televizyonu, siyah beyaz alabilmek bile çift maaşlı bir memur ailesi için mümkün değildi. O dönem kuponla, bu ülkede renkli televizyonlar dağıtıldı. Sanatın istihdam alanları dağıtıldı. Ben memleketim Ordu’dan ayrıldığımda 80’de, nüfusu 42 bindi. bakın bu çok enteresan bir örnek. 42 bin nüfuslu Ordu’da, dört kapalı sinema salonu vardı. En ufağı beş yüz kişilik. Yazın üç tane de yazlık ekleniyordu. Günde 11:00 seansı, 14:00 seansı, 18:00 seansı, 21:00 seansı oynuyordu. Şu mevsimde, 1980’de Ordu’da on altı film oynuyordu ve çoğu yerliydi. Sadece pazar günkü 11:00 seansı kovboy filmi oynatırdı. Şimdi bunların hepsi yıkıldı ve işte dediğim süreç başladı. Konuştuğum dönemi şöyle hayâl edin. Bir buçuk milyon üniversite mezununuz kamu hizmetlerinden men edilip fişlenmiş. Altı yüz bin insanınız ceza evine girmiş. İki yüz elli bin insanınız idamla yargılanmış. Bir de üniversiteler bu kadar çok değildi. Yirmi tane üniversitemiz yoktu. Sistem, geleceği adına ihtiyaç duyduğu insanı, en sakıncalı insan haline getiriyordu. Tezgâhı görüyor musunuz? İşte o üniversiteler, cemiyet faaliyetleri ile topluma yön veriyordu. Hangi ideolojiden olursa olsun. 12 Eylül bu ülkede layık-i veçhiyle tartışılamadı. Ne sanatçısı bunu oturup konuşabildi, ne gazetecisi, ne sosyologları bunu inceleyebildi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin şu anki yaşadığı durumun sebebi 12 Eylül’dür. Ama kardeşler birbirini öldürüyordu diyorlar. Bunu bir arkadaşımız araştırmış, 1977 ile 1980 arasında ölen insan, daha sonrasında sadece bir haftada öldü. Bu da terördü. Orada neler gitti? Orada işte sanatınızı besleyen, sizin cemiyetinizi besleyen membaa kurutuldu. Öteki taraftan da yeni düzen mi derseniz, ne derseniz deyin, ben ona Birinci Dünya Savaşının geldiği merhale diyorum, çünkü baktığınız zaman Birinci Dünya Savaşında ne yaşanmışsa aynısı devam ediyor. Ülke bazında da devam ediyor. Açın Abdülhamit dönemini, Abdülhamit hakkında batı basını ne karikatür çizmişse, Sayın Cumhurbaşkanı hakkında da aynı karikatürü çiziyor. Aynı gazeteler çiziyor, aynı ülkelerde çiziliyor. Çok tuhaf şeyler. Bakmayan, görmeyen, kim neyi göstermek istiyorsa önüne o konulan ve kim neye inandırmak isteniyorsa ona inanılan bir insan güruhu oluştu.”



“TÜRK’Ü TÜRK YAPAN VİCDANIDIR”

Sanatın sanayi devrimi sonrası bir endüstri hâline gelerek, Batı tarafından nasıl bir silah olarak kurgulandığını ve bu silahın bizim toplumumuz üzerindeki tesirinin nasıl gerçekleştiğini izah eden Yenilmez, “Eski Türk sineması deyip de geçmeyin. 80’e kadarki Türk sinemasında çok az hacı hocayla dalga geçilirdi, bunu biliyor musunuz? Bunu araştırmış bir insan olarak söylüyorum. Ama 80’den sonraki tiyatro oyunu, film ve dizilerde ne kadar ahlaksız, af buyurun düzenbaz bir karakter varsa, birinci şartı sakallı olmasıydı. İkinci şartı ise bakkal olmasıydı. Kız girer bakkala, pis sakallı bir bakkal, ‘Sen ne kadar da serpilmişsin böyle’ der. Bakın istisnasız hepsinde vardır. Niye bakkal? Çünkü mahallenin otokontrol noktası. Bir ara bu ülkede sakalsızlık ve bıyıksızlık moda edildi. Sonra mahalleye ütülü pantolonlu, sinek kaydı tıraşlı bir imam geldi. O bakkalın yerine, tıraş olmuş “abi” esnaflar geldi. Özellikle sanayi devriminden sonra sanat silah haline geldi. Endüstrileşince, muhteşem bir silah. Niye? Çünkü insanı Cengiz Aytmatov’un eserinde olduğu gibi mankurtlaştırabiliyorsun. Düşünebiliyor musunuz? ‘Suriyelilerin burada ne işi var?’ Bu tartışılıyor. Böyle bir ahlaksızlık var mı? Ne hâle geldik. Elli yıl önce aynı kimliği taşıyorduk. Türk’ü Türk yapan, vicdanıdır. Vicdansız insan Türk değildir. Onun için Balkanlar’da Türkçe bilmiyor Boşnaklar. Biz İngilizler gibi olsaydık, Balkanlar Türkçe konuşurdu. Bugün Kürtçe anadil olsun mu olmasın mı tartışılmazdı. Orta Doğu’da Türkçe konuşulurdu. Böyle bir medeniyetin çocukları, ‘Orta Doğu bataklığı…’ diye başlayan cümleler sarf ediyor. Orta Doğu bataklığı benim babamın, benim baba toprağım... Bütün bu algılar, sanat vesilesiyle bizde egemen oldu. Hem malının reklamını yapıyorsun, hem istediğin insan prototipini oluşturuyorsun. Bakın, ‘Gölgelerin gücü adına, yaşasın kâinatın hâkimi: He-Man!’. Aynı tarihteki komşumuzun adını soralım, üç beş dakika düşünürüz. Hemen bu tarz çizgi filmlerin peşinden ne başladı bu ülkede? Okul öncesi çocukları ve ilkokul çocukları Kuran kursuna gitsin mi, gitmesin mi… Hatırlıyor musunuz? Karşımızdaki insanlar muhteşem bir silah icat etmişler. Bu silahı teferruatına kadar planlıyorlar. Bu silahın ilk icat yeri de Anadolu coğrafyası. Yani silahı icat eden biziz, Brecht öyle diyor demi, ben Çin’in, uzak doğunun tiyatro tarzından etkilendim diyor. Bugün en mâkul en makbul tarz değil mi epik? Şimdi baktığınız zaman silahı biz icat etmişiz, silah dönmüş bugün bizi bu hâle getiriyor.”



KINALI KUZULAR’DAN KORKMA’YA

Kınalı Kuzular dizisinin yapım sürecinde çekilen sıkıntıları ve dönemin kanal yöneticilerinin çıkardığı engeller karşısında yaşadığı zorlukları anlatan Ahmet Yenilmez, yine Çanakkale Savaşı hakkında yapılmış ilk dizi olma niteliğini taşıyan yapımı hakkında şu bilgileri verdi: “Kınalı Kuzular’a kadar Çanakkale’ye ziyaret sayısı 240 bin, bir yılda. O diziden sonra Çanakkale’ye ziyaretçi sayısı, 2 milyon 127 bine çıkmış. O dönem bir tek firma reklam pastasını dağıtıyordu. Sen müesseseleşmeyeceksin. Soruyorum size, bu ülkenin en iyi dizilerini çeken Osman Sınav niye bir BKM olamadı? Dört kez iflas yaşadı, üç kez verem atlattı. Mesela Kurtlar Vadisi yapımcısı Pana Film, niye bir BKM olamıyor? Bu arkadaşlarımız hakikaten zengin olunca sapıtıyorlar mı yani? yok. Hepsini tanıyorum. Hepsi bizim hassasiyetlerimize sahip arkadaşlar. Bu iktidarın döneminde bu ülkede, iki tane ortak mısırı sebep yapıp kavga ettiler diye bir hafta içinde sinema yasası çıktı ve gözümüzün içine baka baka o yasa çıktıktan sonra aldılar filmi, uluslar arası bir dijital platforma verdiler. Bu ticareten bir suçtur. Ben yapsaydım bunu, şu anda batmak değil duman olmuştum. Bu da ayrı bir mesele. O yüzden bu alan boş bırakılmaz.”

Son olarak hâlihazırda devam eden ve millî Türk şairimiz Mehmet Akif’i anlatan “Korkma” isimli oyunuyla ilgili olarak şu bilgileri paylaştı: “Korkma oyunu 81 vilayeti dolaştı. Sonra ben oyuna gündeme göre, ya Akif’İn hayatından, ya Safahat’tan yapbozlar çıkarıp takıyorum. Önümüzde, 2020’deki Korkma oyunu, tamamen Akif’in karşıdan yola çıkıp birinci meclisteki dönemini işleyecek. 2021’deki Korkma, milli mücadeledeki, Nasrullah Cami, Zağanos Paşa Camii, o güzergahı inceleyecek. 23’te, 24’te her yıl kendini yenileyen bir oyun. O yüzden 2010’da 81 vilayeti dolaşmıştık onunla, hâlâ dolaşıyoruz.”


Sanatın Ustaları Konuşuyor Sunan "Bedir ACAR" Konuk "Ahmet YENİLMEZ"

ŞUBAT