Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’nde Hüseyin Su ile başlayan Bir Hayat Bir Hikâye söyleşi serisi bu yıl Cemal Şakar ile devam ediyor. Cemal Şakar’ın ilk konuğu ise yakın zamanda yeni öykü kitabı Ademin Cevap Vermesi okurla buluşan Yıldız Ramazanoğlu’ydu.

Öykü dünyasından pek çok ismin yazı yolculuğunu okurla paylaşmasına vesile olan Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’ndeki Bir Hayat Bir Hikaye programı 26 Ekim Perşembe akşamı Yıldız Ramazanoğlu’nun hikâyesine odaklandı. Söyleşiye Ramazanoğlu’nun hikâyelerine dair bir değerlendirme yaparak başlayan Cemal Şakar,
“Yıldız Ramazanoğlu öykülerinde her zaman öykü kişileri toplumsal bir zemin üzerinde varoluyorlar. Bizim kuşağın ve bizden sonraki kuşağa da hastalık olarak bulaşan modernist bireyin iç sıkıntılarına onun öykülerinde rastlamak mümkün değil. Öykü kişileri kendi ile toplumla hesaplaşmaya sorular sormaya devam ediyor ama bu mutlaka toplumsal zemin üzerinde yapılıyor.” şeklinde konuştu. Ramazanoğlu öyküsünün Mustafa Kutlu öyküsüne yakın durduğuna dikkat çeken Şakar,
“Yıldız Hanımın öykülerinde biçimsel arayışlar, biçimsel numaralar neredeyse hiç yok. Dil alabildiğine sadedir, yalındır. Ama bu sadelik ve yalınlık yalınkatlık anlamına gelmez. Metinlerde mutlaka iç sorgulamalardan ve toplumsal olayların tespitinde ve yargılanmasında alt metinlere yer verir. Biz bu kişileri çok rahatlıkla tanıyoruz, biliyoruz ve onlarla rahatlıkla bir özdeşlik kurabilme şansını elde ediyoruz. Çünkü anlatılan tiplerin hiçbiri marjinal, tutunamamış, savrulmuş, dağılmış tipler değil. Hepsi hayatın içinde kanlı canlı tipler. Bilinç akışını işlevsel bir şekilde öykülerinde kullandığını düşünüyorum. Öykülerinde Kadın dikkatine rastlamak mümkün.” şeklinde konuştu.

DÜNYAYLA UZLAŞSAK YAZAMAZDIK
Okuma tecrübesini yaşarken bir süre sonra okuduğu kitapların yanlarına şerh düşmeye yazarlarla tartışmaya başladığını ve böylelikle kendi fikirlerinin açığa çıktığını ve yazma fikrinin geliştiğini anlatan Ramazanoğlu, edebiyatla hayat arasındaki ilişkinin son derece karmaşık görünse de bir yandan da çok sade olduğunu söyledi.
“İnsan yaşarken kendisini inciten, örseleyen, canını yakan şeyleri hissetmeye başlıyor. Bence sevinçten, mutluluktan edebiyat doğmaz. Biz Müslümanız, ahsen-i takvim üzere yaratıldık ve esfele safiline inme potansiyeli taşıdığımız biliniyor Bu nasıl bir mesafedir? Bu mesafeler ne kadar zaman içinde aşılıyor? Bu mesafeler içindeki gel gitler tek bir insanın hayatından nasıl geçiyor? Okuduğumuz ayetlerin günümüzdeki karşılıkları ne? Bütün bunlar beni çok etkilemiştir. Yaşadığımız dünyaya alışmış olsaydık onunla uzlaşmış olsaydık yazamazdık.” dedi.
Yazmanın hafiflemek ve üzerindeki yüklerden kurtulmakla bir ilgisi olduğuna dikkat çeken Yıldız Ramazanoğlu sözlerine şöyle devam etti: “Hiçbir zaman karşımda bir kitle var onlara bir şeyler anlatıyorum diye düşünmem. İnsanın en başta kendisiyle hesaplaşması, kendine seslenmesi lâzım. Kafamdaki birtakım kör noktaları, soruları nasıl aşabilirim, üzerimdeki ağırlıkları nasıl atabilirim, nasıl hafifleyebilirim? Üzerinizdeki ağırlıkları atmadan nasıl yukarıya doğru yükselebilirsiniz. Sürekli birtakım ağırlıklarla muhatabız. Yazarak hem kendi üzerinizdeki ağırlığı atıyorsunuz, olanla ve sizin canınızı sıkanla olması gereken arasındaki mesafeleri kelimeler yoluyla aşındırıyorsunuz. Bu bir aşındırma harekatı aslında. Çok donkişotvari de bir şey.”
“Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 30 bin kelime ile yazdığı söylenir. Şimdiki yazarlar kaç kelimeyle yazıyor bilmiyorum ama giderek kelimelerle beraber hissiyatımızdaki bütün derinliği, nüansları büyük zenginliği kaybettik. Bizim kadar diliyle oynanmış bizim kadar dili saldırıya uğramış. Yazmanın temel hedeflerinden biri de dilin müdafaası.” şeklinde konuşan Yıldız Ramazanoğlu, “Hayata bu şekilde baktığınız zaman bütün insanlığın ortak tek bir hikâyesi olduğunu, hepimizin yazdıklarının bu tek büyük hikâyeden koparılmış parçalar olduğunu fark ediyorsunuz. Yazamadığımız, kelimelere dökemediğimiz ama içimizde taşıdığımız hikâyeler de var.” dedi. Hikâyelerini hiçbir zaman masa başında kurgulamadığını anlatan Ramazanoğlu, “Sanki klavyemi Taksim’in ortasına yahut da Alibeyköy’de vita tenekelerine çiçekler ekilmiş bir sokağın, evlerin ortasına koymuşum kimse beni görmüyor orada yazıyorum. Mesleğim gereği insanlarla çok fazla iç içe oldum. Bütün hikâyeler bana ayağıyla geldi.” Şeklinde konuşurken yazarın yaşadığı döneme de şahitlik etmesi gerektiğinin de altını çizdi.


Bir Hayat Bir Hikaye Ekim 2017

ŞUBAT